BATIKKURTARAN

BATIKKURTARAN

Şansal Büyüka ile tanıdık kendisini. “Maraton” isimli programda yorumculuk yapıyordu. “Şimdi al Uğur onu geri, yok ileri, biraz geri, iki kare ileri” diyerek 90 dakikalık maçın 180 dakikalık analizini yapıyordu. Ayak topunun beşiği dediğimiz İngiltere’den bile böyle bir babayiğit çıkmamıştı. Tartışmalı pozisyonları tuvalet kağıdı ile yorumladığı oldu. Yeri geldi, ekranlarda cacık yaptı. Boru reklamlarında boy gösterdi. Endüstriyelleşmiş futbolun da “kitlelerin afyonu” olduğunun en güçlü kanıtıydı. Bir programında “Bakirelik yalnız bayanda mı olur? Mesela, hakemin bakiresi olmaz mı? Yani bozulmamış bir hakem..“ diyecek kadar da ileriye gitti.

Tanıdık gelmiştir, bunca aşağılayıcı ve kadın düşmanı ifadelerin kime ait olduğu bellidir.

Yorumcusu bu!

Türk Hava Yolları’nın marifetiyle Barcelona’ya transfer oldu. Türk futbolunun “gurur günü” diye kaydettik hafızalarımıza o anı, “Bayrampaşa’dan Barcelona’ya uzanan başarı hikayesi” temalı yazılar yazıldı uğruna. Gerçek bir mucizeydi bu. Yere göğe sığdıramadığımız “yerli ve milli” topçumuz sağa sola saldırmaya başladı bir süre sonra, takıma uyum sorunu yaşıyordu belli ki.

Hızını alamadı bir türlü. Freni patlayanın nerede duracağını kestiremezsiniz. Milli takım uçağında bir gazeteciye ağır küfürler edip boğazını sıktı. Elinde silahla hastane bastığına da şahit olduk. Serbest düşüş yaşıyordu, Barcelona’dan Başakcity’e dönmek kolay hazmedilecek bir şey değildi. Bir ara ekonomistliğe de soyundu, “Türk ekonomisi çok iyi ama faizler düşmeli” diyerek faiz lobisine savaş açtı, iyi de yaptı. Laf aramızda, dini hassasiyetini de sergilemesi şarttı, takkeli fotoğraflarını paylaşmakta hiçbir beis görmedi, takım ruhuna uyum sağlayamamıştı bir türlü ama zamanın ruhuna hızlıca uyum sağladığı kesindi.

Futbolcusu bu!

1-1 biten Mersin maçının ardından basına açıklama yapmaya geldi. Dönemin tahammülsüzlüğü hiddet anına denk gelmiş olmalı ki vücudundan önce ileri gidip sonra geriye gelen eliyle işeret ederek “onu çekmeyin, bunu çekin” dedi. Gazetecilere tepkisini böyle gösterdi. Haklıydı, hadsiz gazeteci kesimi böyle bir iletişime müstahaktı. Gelmiş geçmiş en büyük teknik direktörümüz Çeşme’de bir kebapçıyla da hadiseye karıştı ki necip basınımız kimin kimi patakladığını çözmek için aylarca kamera kaydı analizleri yapmak zorunda kaldı.

Teknik adamı bu!

Yayın hakkı, tribünler “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye haykırmaya başladığında ses kısan zihniyetin elinde. Federasyonu, güce mesafesi oranında yetkileri olanların yönetiminde. Medar-ı iftiharımız oyuncularının en az dörtte üçü yabancılardan devşirme. Futbolun en yetkili ağzından işittiğimiz gibi kulüplerin hepsi batık, çoğu banka kapısından bile içeri giremez halde. Kulüpleri, transfer simsarlarını zengin etmekten başka bir şey üretememişlerin kontrolünde.

Ligi de bu.

Vodafone Park’ın duvarlarında Cemal Süreya’nın “Bir takım ol. Mesela Beşiktaş gibi. De ki; Şerefim bitene kadar seveceğim seni” dizeleri vardır. Bir spor kulübünün sermayesi insanıdır.

Karagümrük’te başlamıştı fileleri sarsmaya. 1931’de adımını attı siyah-beyazlı camiaya. 1944 yılıydı. Beşiktaş, Harp Okulu ile Ankara’da oynuyordu, maçın ilk yarısını 3-0 yenik kapadı. Devre arasında soyunma odasına en son giren oydu. “Dönüş biletlerinizi yırtarım, İstanbul’a yürüyerek dönersiniz” diye kükredi. İkinci yarıda Beşiktaş 6 gol attı, karşılaşmayı 6-3 kazandı. Oyun esnasında bir anlaşmazlık olursa, hakemin gidip “ne dersin?” diye soracağı kadar dürüsttü. Rakibe yapılan küfürlü tezahüratı tek bir el hareketi ile susturabilecek kadar liderdi. Süleyman Seba’yı alnından öptüğü fotoğrafa bakın, insanı görürsünüz. Yalnızca siyah-beyazlıların değil Türkiye’nin efsanesi oldu.

Baba Hakkı’dır O.

Yıl 1957. Dönemin Fenerbahçe yöneticisi Müslüm Bağcılar bir gazinoda buluştu onunla. Fenerbahce, “büyük transfer” için niyetliydi, astronomik bir teklifi de gözden çıkarmıştı. “Rakamı sen yaz” dedi Bağcılar. Saygılıydı, kibarca geri çevirdi teklifi. Tam o sırada, sarı-kırmızı pankartlarda bugün bile yer bulan şu kelimeler döküldü dudaklarından: “Bizi sevenleri üzmeyelim baba, bizi sevenlere ihanet etmeyelim.” Yalnızca sarı-kırmızılıların değil Türkiye’nin efsanesi oldu.

Taçsız Kral Metin Oktay’dır O.

Ortaokul sıralarındaydı. Mahallenin büyükleri elinden tutup Büyükada Futbol Takımı’na götürdü. Bundan böyle bir bez parçasının değil meşin yuvarlağın peşinden koşacaktı. Çıplak ayakla oynayarak büyümüştü. Bu sayede iki ayağını da eli gibi kullanabiliyor, avuç içinde bile çalım atabiliyordu. Ama onu futbolun çok ötesine taşıyan şey başkaydı. Hayat, tepeden tırnağa bir direniştir. Hem yoksul hem de azınlık olmanın getirdiği dışlanmışlığa karşı yürekli bir mücadeleydi onunkisi. Ada sokaklarında yeşeriyordu umut bu sefer de. Tek seslileştirilmiş medya aramızdan ayrıldığında Diyarbakır’da yaptığı askerliği, milli takım formasıyla Yunanistan’a attığı golü öne çıkarıyordu. Bu kadar sığdı. Halbuki o bu topraklara olan sevgisini futbolu çok güzel oynayarak ispatlamıştı. Layık olduğu şekilde hatırlanacaktı zaten hep: “Ver Lefter’e, yaz deftere.” Yalnızca sarı-lacivertlilerin değil Türkiye’nin efsanesi oldu.

Ordinaryüs Lefter Küçükandonyadis’dir O.

Ülkece seferber olduk iflas etmiş futbol kulüplerini, betoncuyu kurtarmak için. Mesele ne futbol ne de beton oysaki.

Son söz: “Bir zamanlar diyordum ki: Bu Türktür, bu Bulgardır ve bu Rumdur… Şimdi iyi mi kötü mü yalnız ona bakıyorum…Hey zavallı hey. Hepimiz kardeşiz be. Hepimiz kurtların yiyeceği etiz.” Kazancakis (Zorba)

 

İVEDİK

Kategori: Ekonomi/Finans Gündemi | 1
İVEDİK

Her açıdan karabasan gibi bir yılı geride bıraktık.

İzlemediğimiz TRT’nin “ticari sır” kabul edilen “dış” programlarının astronomik bedelini göğüsledik, geçmediğimiz köprünün parasını ödedik, zarar ettiği söylenen İSPARK üzerinden tuhaf ilçenin tuhaf takımı Başakşehir’e sponsor olduk, doların düşmesi vesilesiyle düzenlenen Büyük Oyunu Bozma şenliklerine milletçe katıldık, en büyük sorunumuz olan andımız konusunun çözüme kavuşmasını nefesimizi tutarak bekledik tüm yıl boyunca.

Enflasyona karşı “topyekün mücadele” dedik, internet sitesi üzerinden seferberlik ilan ettik. Şikayet ettik stokçuları, fırsatçıları, hainleri Alo 175 Tüketici Hattına. Rivayete göre “elimde çift okey var, biteyim mi, döneyim mi” diye arayanlar da olmuş ki, olur o kadar.

Fiyat istikrarını sağlama görevini Merkez Bankası’ndan alıp zabıtalara devretmemiz dünyada geniş yankı uyandırdı, para politikasında “büyük devrim” olarak addedildi. “Fiyat ayarlaması” yapanların gözünün yaşına bakmayacağından emindik zabıtaların. Enflasyonu Allah’ın izniyle birkaç ay içinde tek haneye indirebileceklerine de ikna olduk.

Ülkede kriz olduğu algısına mahal vermemek için döviz kurunu ekranlardan kaldırmaya niyetlendik. Ekonomideki “dengelenmeyi” stagflasyon ya da slumpflasyon gibi ucube kavramlarla karalamaya çalışan hadsiz ekonomistleri şükürler olsun ki hizaya getirdik. Vatan sağ olsun.

“Ne verelim abime” demeye teşne yerli derecelendirme kuruluşumuzu kurduk; bizi Fildişi Sahili, Fiji ve Senegal ile aynı nota mahkum eden uluslararası derecelendirme kuruluşlarının köküne kibrit suyu ektik.

Zehir tacirlerine göz açtırmadık, soğanları depolarda suçüstü yakaladık, Türkiye’ye karşı oynanan bir büyük oyunu daha çökertmenin haklı gururunu yaşadık. Evine götürecek ekmek bulmakta zorlanan vatandaşa beyaz eşya ve otomotivde ÖTV ve KDV indirimi yaptık.

Gün geldi, sevindik yükselen döviz kuruna, aziz milletimiz dolarıyla daha fazla TL alabileceği için. İndir dediğimiz Merkez bindirdi, biz ekonomistler de çıkamadık işin içinden.

Ama en önemlisini atlamamalıyım. Bu işin eğitimle, bilimle ve teknolojiyle çözülemeyeceğini idrak etmiş olacağız ki Diyanet’in 2019 bütçesini %34’lük artışla 10.5 milyar TL’ye yükselttik. Ülkenin geleceğini bilim insanlarına değil, imamlara teslim ettik ki çok yerinde bir karardı. Hayırlı olsun, Allah kabul etsin. Amin.

2018’in bizdeki bakiyesi budur.

Şimdi 2019’a bakacağız.

Böylesine kritik süreçte ve zor günlerde herkes elini taşın altına koymalıdır. Sağ olsun; cehalet geçidine dönüşmüş olana kültür, edebiyat ve sanat dünyamızın yıldızı Şahan Gökbakar yetişti hızır gibi. Merakla beklediğimiz “Recep İvedik 6” filminin 2019 yılında “sanatseverlerin” beğenisine sunulacağını müjdeledi.

Umutlandık bir an için. 2019 güzel geçecek besbelli. Devlet sanatçısı Hülya Koçyiğit hanımefendiden de aydınlık saçan bir şeyler duyabilirsek bizi kimse tutamaz artık.

“Vatan-millet-Sakarya nidalarıyla başladığımız yılın ilk günlerinde kur yeniden yükselişe geçti.

Necip matbuat hiçbir şey yaşanmamış gibi davrandı, her gün vatanseverliğin kitabını yazanlar meseleye dair tek bir haber yayımlamadı, apoletlerle gezinen anlı şanlı tekerleme yazarları görmezden geldi. Konu hakkında iki kelam edenler de kurdaki sert yükselişi Apple’ın 20 yıl sonra ilk kez satış tahminini düşürmesine ve Japon parasındaki değer kazancına bağladı.

Kur neden yükseliyor?

Çünkü nakit krizi yaşanıyor her yerde; kamuda, bankalarda, reel sektörde, hane halkında.

Bitişikte, bankacılık sektörünün kredi büyüme hızını kamu ve özel olarak sınıflandırılmış şekilde görüyorsunuz. “Yürü” denen kamu bankalarında bile kredi daralması yıllık bazda yüzde 0,6 düzeyinde. Özel bankalarda ise durum çok daha vahim. Kredi hacmi yıllık bazda yüzde 17,6 küçülüyor. Grafiğe dışarıdan ithal “2008-2009” krizini de dahil ettik ki şu anki “ev yapımı” kriz ile mukayese edebilesiniz. Kredi daralmasının benzer boyuta ulaştığını izanın bir nebzesinden de olsun nasibini almış herkes görebilir.

Değirmenin (kredi) suyu kesildiğinde de ekonominin ne hale geldiğinin betimlemesini aşağıdaki grafiğe bırakalım.

Benim için en güvenilir büyüme göstergesi PMI endeksidir (50,0 üstü büyüme, 50,0 altı küçülmedir). Endeks, ekonomideki daralmanın giderek sertleştiğini gösteriyor.

Sizce kredi faizleri yükselince reel dünyadan gelen kredi talebi mi düştü? Kendimizi kandırmayalım. Reel sektör krediye muhtaç durumda, ama yatırım yapma telaşından değil. Boçlara takla attırmak ve “ne pahasına olursa olsun” günü kurtarabilme derdinde firmalar, başsız tavuk gibi çırpınıyorlar.

O halde niye kredi vermiyor bankalar? Çünkü “sermaye yeterlilik” denilen bir rasyo vardır. Bankacılığın “kırmızı çizgisi”dir. Bankacılık sektörü sorunlu kredileri (tahsil problemi olan) artınca karşılık ayırır, karşılık eksi bir kalemdir ve dönem net karını düşürür, düşen dönem net karı bilançodaki yerini aldığında özkaynağı negatif etkiler, özkaynak pay bölümünde olduğu için “sermaye yeterlilik” rasyosunu bozar. Bu rasyonun BDDK tarafından belirlenmiş zorunlu bir alt sınırı vardır, o sınıra yaklaşınca babanız gelse kredi açamazsınız.

Bankalar kredi açabilsin diye, Türkiye’de yüklü sıcak parası olan ve kurun kaderini tayin eden yabancı yatırımcınım asabını daha da bozacak her yola başvuruldu. Sorunlu kredi tanımlamaları gevşetildi, olmadı. Varlık nedeni “işsiz emekçilere güvence sağlamak” olan İşsizlik Fonu’ndan kamu bankalarına kaynak aktarıldı, olmadı. Olmadı da olmadı. Şimdi çok tehlikeli bir uygulamanın arifesinde olduğumuzu görüyoruz.

Merkez Bankası Nisan ayında gerçekleştireceği normal Genel Kurul toplantısı yerine 18 Ocak Cuma günü saat 10:30’da Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı yapacağını duyurdu. Bu karar, seçim öncesi siyasi popülizmin finanse edilebilmesi için Hazine’ye erken kaynak aktarımı yapılacağına yönelik şüphelere yol açtı.

Kurdaki yükselişin müsebbibi bunlardır.

Betonla büyümedir, eğitimin bilimsel anlayıştan uzaklaşmasıdır, kurumsal yapının yerle yeksan olmasıdır, liyakatın yerine sadakatın gelmesidir, bürokrasinin iki dudak arasında olmasıdır, özgürlükleri hiçe sayan ve giderek keyfileşen bir yönetim ortamıdır. Daha da önemlisi; Yaşar Usta, Mahmut Hoca, İnek Şaban, Turist Ömer, Hafize Ana ve Horoz Nuri’nin yerine gelen Recep İvedik’tir. İvedik; cehaletin, karanlığın, çürümüşlüğün galibiyetidir.

Son söz: Umut, korkudan güçlü tek duygudur.

YAŞAYAN ÖLÜLER

Kategori: Ekonomi/Finans Gündemi | 0
YAŞAYAN ÖLÜLER

Türk Dil Kurumu, Fransızca kökenli bir sözcük olan “entelektüel” için “aydın” karşılığını kullanıyor. Bu karşılık doğru olabilir mi? Elbet hayır. Entelektüellik bilgi işidir, aydın olmak ise bir davranış biçimidir. Aydının sorumluluğu büyüktür, kendi köşesine çekilemez. Bunca baskının ortasında kararlı ve cüretkâr olmak zorundadır. Sosyal meselelerde risk alıp hakikatı göstermelidir. Çıkar, güce biattadır her zaman. Dışarıda haktan yana olmak ve halkın içinde olmak esastır ama. Yoksa “aydın” saymazlar insanı, “yaşayan ölü”den farkı kalmaz toplum indinde.

Mazhar Alanson’un söylediklerinin bir tesadüf olduğunu düşünebilir miyiz mesela? Tesadüf olamaz çünkü zamanın ruhu bunu gerektiriyor. Mazhar’a “yeniden şarkılar söyleten kadın” gün geliyor Bodrum’da vücut buluyor, gün geliyor Kabe’de. Siyasal iklime göre güncellenen şarkılar ülkesindeyiz. Şarkıları yüreğimizde koca bir emanettir ama hatırladıkça ağlamak içindir artık Mazhar.

Biraz cesaretlisi “yapısal reform şart” diyor televizyonda ekonomiyi anlatırken mesela. “Basın özgür değil, yargı bağımsız değil, bu şartlarda büyüme olsa da kalkınma olmaz, ekonominin nesini konuşacağız” mı demek istiyor acaba? Ne reformundan bahsediyor? Ara ki bulasın.

İdeal koşulların, ideal zamanların işi değildir aydınlanma. Zor koşullarda meşaleyi yakacaksın ki yurduna hizmet etmiş olasın. Yoksa vitrine çıkan birilerinden “ölülerin mezarda ne yaptığını” dinlersin. Yanlış olanı eleştirmemek, doğru olanı öne çıkarmamaktır asıl ihanet. En başta insanın kendi aklına ihanetidir.  

İnsan tercih ettiklerinden ve etmediklerinden ibarettir. Zamanın ruhuna ışık hızıyla ayak uydurmak, her daim kazananın yanında saf tutmak bir seçimdir. Söyedikleriniz ya da söyle(ye)medikleriniz bir süre sonra kimliğiniz olur. Nabza göre şerbet verenler ile “gerçeği” söyleyebilmek için “doğru” zamanı kollayanlardan aydın çıkmaz. O yüzden oturduğun masaya dikkat edeceksin. Aydın dediğin, sınırlarda yaşayandır, “vasatta buluşmayı” reddedendir, yol göstermeye çalışandır, yüreğinden başka barikatı olmayandır.

Neden yazdım tüm bunları? Birçok kurum ile çalışıyorum. Kimilerine “teknik” kimilerine “stratejik yönetim” danışmanlığı veriyorum. Ne olursa olsun, işe “bilanço”dan başlıyoruz. Çünkü iki boyutlu sanılan ama gerçekte üç boyutlu olan bilanço bir sonuçtur. Ve strateji baştan sona doğru değil, sondan başa doğru kurulur. Bilanço sonuçtur; insan kaynaklarından üretime, satın almadan tahsilata, operasyonlardan satışa uzanan süreçlerin yansımasıdır. Bilanço, bir kurumun iyi yapabildiklerinin ve iyi yapamadıklarının aynasıdır.

Ekonomi için de aynı şey geçerlidir. Stratejiyi sondan başa kurmak gerekir. Perakende satışlar, güven endeksleri, takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretimi ve daha nicelerine bakarken yaşadıklarımızın gerçek müsebbibini ıskalıyor raporların çoğu.

Eldeki verilere bakınca; “betona yaslanmış”, “nitelik” değil “nicelik” üzerine yerleştirilmeye çalışılmış, “hukuk” ile “adalet” arasındaki bağı kopuk, temel özgürlüklere çoktan mühür vurulmuş bir paradigmanın iflas ettiğini görüyor insan. Reel sektörde yaşanan bilanço krizi artık her yere sirayet etmeye başladı. Ekonomide birbirini habis anlamda besleyen döngüler oldukça güçlü bir şekilde çalışıyor. “Ev yapımı” krizimizle yakalandık. Neye? Küresel arenada hegemonya savaşlarının şiddetlendiği, finans kapitalin huysuzlaştığı ve global piyasalarda likidite koşullarının sert bir şekilde bozulduğu döneme.

“En kötü”nün nerede olduğunun arandığı günlerdeyiz. İleride mi yoksa geride mi? Arama çalışmalarına çok güçlü bir katkı sağlayacağım bir sonraki yazımda. Aziz Nesin’in dediği gibi, söylediklerimiz kadar söylemediklerimizden de sorumluyuz.

 

Son söz: “Doğru ve yanlış kavramlarının ötesinde uzanan bir toprak var. Seni orada bekleyeceğim.”  Mevlana

ALTIN “GÜVENİLİR LİMAN” DEĞİLDİR

Kategori: Ekonomi/Finans Gündemi | 0
ALTIN “GÜVENİLİR LİMAN” DEĞİLDİR

Amerikan dolarının üzerinde “IN GOD WE TRUST” (Tanrı’ya güveniriz) diye bir ibare vardır. 1956 yılında ABD Kongresi tarafından “E pluribus unum (out of many, one – Birlikten kuvvet doğar)” sloganının yerine konulmuştur. Anayasası’nda devletin herhangi bir dini veya dinsizliği benimsemesini yasaklayan bir ülkenin parasının üzerinde güvenilenin Tanrı olduğu neden yazılsın? Birçok kişi için merak konusu olmuştur hep.

Laikliği savunurken neden mesela Fransızlar gibi “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” anlamına gelen “Liberté, égalité, fraternité” şeklinde bir slogan kullanmamışlar. 1789 Fransız Devrimi’nin simgelerinden olan bu ifade eski Fransız frangının arkasında olduğu gibi bugünkü Fransız eurosunda da vardır. Üstelik Tanrı kavramının devlet eli ile paranın üzerine yerleştirilmesinden rahatsız olanlar birçok dava açmışlarsa da, Amerikan mahkemeleri anayasaları ile çelişen bir durum görmemişler.

Yüzeysel analiz cehennemi ülkemizde konuyu yeteri kadar araştırmamış olanlar, altın ile olan ilişkisinin kesilmesinden sonra doların rezerv para birimi olarak saygınlığını devam ettirebilmesi için yeni bir güçlü çıpaya ihtiyaç duyduğunu, bu güçlü çıpanın da artık altın değil “Tanrı’ya güveniyoruz” şeklinde bir ifade olduğunu düşünmüşlerdir.

Halbuki içyüzü farklıdır. 19. yüzyılda Amerika’da iç savaşların devam ettiği dönemde Hristiyanlar Tanrı’nın himayesinde olmayan bir devletin güçlü olamayacağından yola çıkmışlar ve ABD Kongresi’ne baskı yaparak 1864 yılında metal para üzerine “In God We Trust -Tanrı’ya Güveniriz” ifadesini koydurmuşlardır. 1956 yılında da kağıt paralarda kullanılmaya başlanmıştır.

Ama bu galat-ı meşhur bile altının kalabalıklar tarafından “itibar” kaynağı ve “çıpa” olarak algılandığını göstermesi açısından yeterlidir. Onun yokluğunu ancak ilahi bir gücün doldurabileceği düşüncesi yaygındır.

Ekonomi, her şeysiz olur ama parasız olmaz. Kalubeladan beri ekonomi demek para demektir. Para ise değişim aracı, değer saklama aracı, ölçü (hesap) birimi demektir. Ezcümle, para insanlık tarihi boyunca hep var olmuş ama sürekli şekil değiştirmiş ve evrim geçirmiş. Kimileri karga ömürlü kimileri de kırlangıç ömürlü olmuş. Tarih gösteriyor ki insan yeri geldiğinde deniz kabuğunu bile para olarak kullanmış. Ama onu bile özenle seçmiş, deniz kabuğuna para niteliğini sadece denize kıyısı olmayan yerlerde layık görmüş, paranın olmazsa olmaz özelliklerinden zor bulunur olma ilkesini hep hesaba katmış.

Altın, M.Ö. 700’lerden 20. yüzyıla kadar insana bir çeşit “devletsiz” para birimi olarak eşlik etmiş. Değer saklama görevini tam, değişim aracı olma görevini ise kısmen yerine getirmiştir. İnsanlığın geliştirdiği en mükemmel parasal sistem olan “altın standardı” döneminin (1870-1914 yılları) de temelini oluşturmuştur.

“Altın standardı”, kulübe üye ülkelerin para birimlerini altına bağladığı sabit bir kur döviz kuru sistemiydi. Dünyada üretimin sağlıklı bir şekilde arttığı, ticaretin ve sermaye hareketlerinin geliştiği çok özel bir dönem olarak da tarihteki yerini aldı. Altın 1944 yılında yeniden sahneye çıktı ve dünya genelinde ekonomik ve mali sistemin altına endeksli tek para birimi olan dolara bağlandığı Bretton Woods sisteminin en önemli dayanağı oldu. Sistemin 1970’lerin başında yıkılmasıyla da birlikte altın fiyatı serbest bir şekilde dalgalanmaya başladı.

Altın birçok açıdan diğer finansal varlıklar ve emtiadan ayrılmaktadır.

Altın oksijenle tepkimeye girmez, tek başına hiçbir asit altını etkileyemez. Haliyle dışsal faktörlere çok dayanıklıdır. Zaman içinde özelliklerini yitirmez. Paslanmaz. Bugün çıkarılan altın neyse yüz sene önce çıkarılan altın odur. Bu özelliği altını uzun dönemli değer saklama aracı olarak ön plana çıkarmaktadır.

Diğer metalardan ayrılan bir özelliği de altın üretiminin çok sınırlı olmasıdır. Yıllık altın üretiminin bugüne kadar çıkarılmış altın stoku içindeki payı da çok küçüktür. Haliyle arzın altın fiyatlarındaki değişime reaksiyon verme kapasitesi çok düşüktür. Diğer metalarda durum çok daha farklıdır.

Altının başta gümüş ve platin olmak üzere diğer kıymetli metallerden önemli bir farkı daha bulunmaktadır. Altının sanayideki kullanımı çok düşüktür. Başta elektronik ürünler ve dişçilik olmak üzere altına sanayiden gelen talep 2017 yılındaki toplam talebin sadece yüzde 8’ini oluşturmuştur. Bundan dolayı gene diğer metalardan farklı olarak altın fiyatlarıyla ekonomik konjonktür (büyüme-durgunluk-küçülme dönemleri) arasındaki ilişki son derece zayıftır. Petrolü düşünün. Hızlı büyüyen dünya ekonomisi petrol fiyatlarının yükselmesine, daralan dünya ekonomisi petrol fiyatlarının düşmesine neden olur. Altının sanayideki yeri düşük olduğu için konjonktürel bağı zayıftır.

 

Varlıkların getirisi iki bileşenden oluşur: Sermaye kazancı/kaybı ve akım geliri. İki örnek vereyim. 400.000 TL’ye aldığınız konutu 600.000 TL’ye sattığınızda 200.000 TL kar edersiniz. Bu, sermaye kazancıdır. Bu süreç içinde evi kiraya vermişseniz kira geliriniz de olur. Bu, akım geliridir. Kiraya vermezseniz akım geliri olmaz. Hisse senedi aldınız 6 TL’ye. Bir süre sonra 10 TL’ye sattınız. Oluşan 4 TL’lik kar sermaye kazancınızdır. Bu süreç içerisinde hisse temettü vermiş olabilir. Dağıtılan temettü akım geliridir. Temettü yoksa akım geliri de yoktur. Şimdi altına geri dönelim. Altın bu gözle değerlendirildiğinde akım geliri sunmayan bir metadır. Hissenin temettü, tahvilin kupon şeklindeki akım geliri potansiyelleri vardır. Altın bu açıdan da özel bir metadır.

Birçok finansal varlık için söz konusu olan “default risk/geri ödenmeme riski” altında yoktur. Aldığınız özel sektör tahvilini ve hisse senedini ihraç etmiş şirketler batabilir. Altında böyle bir durum söz konusu olmaz.

Altın ayrıca “somut” bir paradır. Paranın günümüze yaklaştıkça “soyutlaştığını” gözlemiyoruz. Bunu biraz açmakta yarar var. 100 TL’lik bir banknot düşünün. Bu banknotun nominal değeri 100 TL’dir, size 100 TL’lik alım gücü sağlar. Ama banknotun içsel değeri çok düşüktür, 100 TL’lik banknotta kullanılan kağıt ve boya gibi maddelerin değeri ne kadar olabilir ki? Tahmin yürütmeye değmeyecek kadar düşüktür.

Halbuki altın gibi bir emtia para değerini temel olarak yapıldığı maddeden alır. Altının nominal değeri yani alım gücü ile içsel değeri yani madde değeri birbirine yakındır.

Teknoloji geliştikçe madde değeri (içsel değer) ile satın alma gücü (nominal değer) birbirine yakın olan emtia paralar (altın ve gümüş gibi) kullanımdan çıkarılmışlardır.

Sonrasında, yapıldığı maddenin değeri çok az olan buna karşılık satın alma gücü çok yüksek olan (özde hafif, etkide ağır diyebiliriz) yani içsel değeri nominal değerinden çok az paralar tedavüle sokulmuştur. Bu tür paralara en güzel örnek günümüzde tüm ekonomilerde yaygın olarak kullanılan kağıt paralardır.

Altına özgü özellikleri bir bir sıraladık. Şimdi altın fiyatını belirleyen faktörleri mercek altına yatıralım.

Dolar – Altın ilişkisi

Bretton Woods sisteminin 1970’lerin başında çökmesiyle birlikte altın fiyatı serbest bir şekilde dalgalanmaya başladı. Doların dünya piyasalarındaki genel seyri altın fiyatlarının özellikle kısa vadeli hareketleri açısından son derece belirleyici hale geldi. IMF’nin yaptığı çalışmalar da dolar ile altın fiyatları arasındaki ters yönlü güçlü ilişkiyi ortaya koyuyor. IMF’nin saptamalarına göre 2002 yılından beri altın fiyatlarındaki hareketlerin yaklaşık yüzde 40-50’si dolardaki hareketlerden kaynaklanmış.

“Güçlü dolar-zayıf altın, zayıf dolar-güçlü altın” ilişkisinin arkasında iki temel faktör var. Birincisi, doların değer kaybettiği dönemlerde yatırımcıların altını alternatif değer saklama aracı olarak görmesi ve altına yönelmesi. Bu eğilim doların zayıfladığı dönemlerde altını güçlendiriyor. İkincisi, doların değer kaybı, dolar kullanmayan ülke paralarının satın alma gücünü artırmak suretiyle başta altın olmak üzere emtia fiyatlarında yükseliş yaşanmasına neden oluyor.

Finansal Kriz – Altın ilişkisi

Altına Türkiye’de “sığınılacak liman” yakıştırması yapılmaktadır. Dünya piyasalarındaki karşılığı da “finansal krizden korunma aracı” kavramıdır. Bu konu tam bir şehir efsanesine dönüşmüştür. Doğru olduğunu düşündüğümüz bir yanlıştır. Finansal krizlerde yatırımcıların arkalarına bakmadan altına hücum etmeleri beklenir. Peki neden?

Finansal krizlerde birçok varlık fiyatında çöküntü yaşanır. Varlık fiyatlarındaki oynaklık artar. Haliyle bu tip dönemlerde yatırımcıların “değer saklama” işlevinden dolayı altına yönelmesi beklenir.

Finansal krizlerde yatırım araçlarını ihraç eden kuruluşların batma ihtimali yükselir. Bunun da alternatif yatırım aracı olarak altına olan talebi artırması beklenir.

Finansal kriz dönemlerinde yatırımcıların çok çabuk nakde dönebilecekleri likiditesi yüksek yatırım araçlarına yönelmesi beklenir. Bu açıdan altın ciddi bir cazibe merkezidir.

Kağıt üstündekiler “finansal krizler altın fiyatlarının yükselmesini sağlar” şeklinde bir nedensellliği doğru kabul etmemiz gerektiğine işaret etse de fiili durum oldukça farklı.

Altının finansal krizlere verdiği reaksiyon sanıldığından çok daha farklıdır.

Merkezi ABD bile olsa krizlerde büyük sermaye grupları (dünyanın her tarafına yayılmış sıcak para diye okuyun) ABD tahvillerine sığınır. Tahvil, dolarla alınır. Dolar değer kazanır. Tahvile talep olunca fiyatı artar, fiyatı artan tahvilin faizi düşer. Dünyada tek bir sığınılacak liman vardır. O da altın değil, dolaşımdaki parada yüzde 80’lik hegemonyaya sahip ABD devletinin ihraç ettiği tahvildir.

Altın bir metadır. Bazı krizlerde altın fiyatı düşer, bazı krizlerde de fiyatı yükselir. Geçmiş, güçlü bir genelleme yapmamıza müsaade etmiyor. Krizlerde altının yönü ancak sihirli küre ile tespit edilebilir. 1990’ların sonlarında Rusya ve Brezilya dünyanın başına çorap ördüğünde ve büyük bir finansal krize neden olduklarında altın fiyatları düşmüştür.

Keza yüzyılın en büyük finansal krizi olarak kabul ettiğimiz 2008-2009 krizinde de altın fiyatları düşmüştür. Takip eden dönemde altında yaşanan sert yükselişin nedeni ise finansal kriz değildir. Finansal kriz sırası ve sonrasında başta Fed olmak üzere gelişmiş ülke merkez bankalarının devreye soktuğu ultra genişleyici para politikalarıdır. Bitişikteki grafikte Fed’in bilanço büyüklüğüyle altın fiyatları arasında ilişki bu durumu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Jeopolitik Risk – Altın ilişkisi

Altın savaş ve benzeri jeopolitik riskler ortaya çıktığın genelde primlenmektedir. Altın fiyatları 11 Eylül 2001 saldırılarında, 1970 OPEC krizinde, 1980 İran Devrimi gibi uluslararası düzeyde etkileri olan gelişmelere yükselerek tepki vermiştir. Ancak jeopolitik risklerle altın fiyatlarında yaşanan yükselişler genelde saman alevi ömürlü olmaktadırlar.

Enflasyon – Altın ilişkisi

Enflasyon, en basit tanımıyla, fiyatlar genel düzeyinin devamlı yükselmesidir. Bunun sonucunda da paranın satın alma gücü düşer. Bir önek üzerinden gidelim. Tüketim sepeti oluşturun. Sepetin kompozisyonu değişmesin yani içindekiler ve sepet içindeki ağırlıkları aynı kalsın. Geçen yıl 100 TL’ye aldığınız sepetin fiyatı bu yıl 121 TL olmuş ise yıllık enflasyon yüzde 21 olarak gerçekleşmiş demektir. Şimdi de şöyle bakalım. Geçen yıl 100 TL ile tüketim sepetinin tamamını alabiliyordunuz. Bu sene ise 100 TL sepetin tamamını almaya yetmiyor. Çünkü enflasyon vardı ve paranızın satın alma gücü eridi. Kısa bir enflasyon tanımından sonra altına dönebiliriz.

Altın-enflasyon ilişkisini ancak 1971 sonrası dönem için inceleyebiliyoruz. Zira öncesinde “Altın Standardı Dönemi” ve “Bretton Woods Sistemi” gibi altının fiyatının serbest dalgalanmasına müsaade etmeyen parasal sistemler devredeydi. Genelde altının enflasyona karşı korunma aracı olduğuna inanılıyor. Kağıt üzerinde bu da mantıklı. Enflasyon paranın satın alma gücünü erittiği için yüksek enflasyon dönemlerinde alternatif yatırım aracı olarak yatırımcıların altına yönelmesi bekleniyor.

Ancak geçmiş dönemlere yönelik yapılan çalışmalar bu nedenselliği destekleyen sonuçlar çıkarmıyor. Altın-enflasyon ilişkisini anlamak için altına reel fiyatlar üzerinden bakıyoruz. Bir başka ifadeyle, altın fiyatlarındaki enflasyon etkisini arındırıyoruz. Eğer enflasyon yükseldiğinde altın fiyatları yükseliyor, enflasyon düştüğünde de altın fiyatları düşüyor olsaydı altının reel fiyatlarının belli bir ortalamanın etrafında istikrarlı hareket etmesi beklenirdi. Bitişikteki grafikte altının reel fiyatlarının da ne kadar istikrarsız olduğu ortaya çıkıyor. 1980’lerde reel fiyatlarda yaşanan sert yükselişi (ortalamasından epey ayrılıyor) 1990’lardaki sert düşüş izlemiş (gene ortalamasından önemli derecede sapma var). Özetle, “yüksek enflasyon-güçlü altın, düşük enflasyon-zayıf altın” düşüncesini gerçek veriler desteklemiyor. Ayrıca altının son dönemdeki reel fiyat düzeyi de altının ucuz olduğuna işaret etmiyor.

Reel Faiz Düzeyi – Altın ilişkisi

Altın fiyatlarını etkileyen bir diğer faktör de reel faiz düzeyidir. Ama önce fırsat maliyeti kavramını bir açıklayayım. 10.000 TL tasarrufunuz olsun. Altın fiyatlarının da yükselmesini bekliyorsunuz. Paranızın tamamını altına yatırma kararı aldınız. Altın fiyatları yükselirse para kazanacaksınız, düşerse de para kaybedeceksiniz. Özetle altın taşıyorsunuz. Bunun maliyeti var. Her seçiş bir vazgeçiştir. Altını seçtiniz ve paranızı mevduatta değerlendirmekten vazgeçtiniz. O zaman altını taşımanızın maliyeti mevduatta kazanamadığınız faiz oranıdır. Bu faiz ne kadar yüksekse altını taşıma maliyeti o kadar yüksek, faiz ne kadar düşükse de altını taşıma maliyetiniz o kadar düşüktür. Aradaki ilişkiyi yakaladığınızı düşünüyorum. Bu durumda dünya genelinde reel faizlerin yükselmesinin altının cazibesini azalttığını yani altın ile reel faizler arasında ters yönlü bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Peki, kimin reel faizi baz alınacak? Elbette doların reel faizi. ABD ekonomisinin dünya ekonomisindeki ağırlığı yüzde 16 düzeyinde ancak doların finansal sistemdeki hegemonyası bir başka boyutta. Doların reel faizinin yükseldiği dönemlerde altın genelde düşmekte, düştüğü dönemlerde de altın fiyatları genelde yükselmektedir. O halde “dolarda düşük reel faiz-güçlü altın, dolarda yüksek reel faiz-zayıf altın” ilişkisinden bahsedebiliriz. İyi çalışan bir ilişkidir. 2009-2009 krizi sırası ve sonrasında doların reel faizi düştükçe altında güçlü bir yükseliş trendi yaşanmıştır.

Merkez Bankaları Rezervleri – Altın ilişkisi

Yer üstündeki altının yaklaşık yüzde 10-15’i merkez bankalarının rezervlerinde bulunuyor. En fazla rezerv ABD Merkez Bankası Fed’de. Haliyle merkez bankalarının rezerv politikaları ve altına yönelik hamleleri de altın fiyatları üzerinde etkili bir faktör. 2014 yılında bu konuda önemli bir gelişme yaşanmıştı. İsviçre Merkez Bankası’nın altın rezervlerini tüm rezervlerinin yüzde 20 seviyesinde tutmasını öneren teklifine yönelik referandum yapıldı. Halk ret oyu kullandı. Referanduma ‘evet’ denseydi İsviçre birkaç yıl içinde dünya yıllık üretiminin yarısından fazlası oranında altın almak durumunda olacaktı. Bu da altın fiyatlarında yükselişe neden olabilecekti.

 

Özetle, altınla ilgili doğru olduğunu düşündüğümüz çok yanlış var. Dolardaki genel seyir ve Fed’in reel faiz düzeyi altın üzerinde en etkili faktörler olarak gözleniyor. “Güçlü dolar-zayıf altın, zayıf dolar-güçlü altın” ve “dolarda düşük reel faiz-güçlü altın, dolarda yüksek reel faiz-zayıf altın” ilişkileri öne çıkıyor.

“Galat-ı meşhur, lügât-ı fasîhten evlâdır” derler. “Yaygın bilinen yanlış, az bilinen doğrudan iyidir” anlamına gelir. Ülkemizdeki bu tuhaf diyalektik oldum olası rahatsız etmiştir beni. İnsan niye yanlışın peşinden gitmeli ki?

Bilimsel zihniyetin temeli olan “sebep-sonuç” ilişkilerini merak eden, araştırma ve sorgulama ihtiyacı duyan zihinler ileriye taşıyacak ülkemizi. Sonsuz meraka sahip tuhaf insanlar çekebilir ancak “Godot’yu bekleyen” kalabalıkları aydınlığa.

Son söz: Bir şeyi “para” yapan, onu ihraç eden devlet değil, ona inanan ve peşine takılan insandır.

BİR HEYULA DOLAŞIYOR

Kategori: Ekonomi/Finans Gündemi | 1
BİR HEYULA DOLAŞIYOR

Çimentoya dayalı, içi kof, “düşkünler ve muhtaçlar” sınıfından başka bir şey vaat edemeyen büyüme modelinin iflas ettiği yerdeyiz. Ekonomi sindiremediği betonu böğüre böğüre kusuyor. Ama ne gam, milletçe seferber olduk, zombi hafriyat kamyonlarını ve beton taşıyıcılarını yaşatmaya çalışıyoruz; memleketin üzerine beton dökmeye, rant dağıtmaya, tarihi yok etmeye, kentlerin ortasında can almaya devam edebilsinler diye.

Ekonomi asla sadece ekonomi değildir. Kitapçısı kitapsız, cübbesi düğmeli, gazetesi habersiz, eğitim sistemi şaşı bir düzenin içinde sade suya tirit bir ekonomi analizi yapılabilir mi?

Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın “Kur’an ile olmayan çocuklar şeytan veya şeytani insanlarla beraber olur” dediği, laik cumhuriyete fes giydirmeye çalışan Kadir Mısıroğlu’nun kurucu lidere hakaretler yağdırdığı günlerdeyiz. Fesli namıyla maruf bu zat düzenin alamet-i farikasıdır, bu da bizim ikrarımızdır.

Ülke olarak akla sırtını çevirdin mi böyle tuhaflıklar galebe çalar her yerde. Bunca faiz artırımına rağmen düşmüyorsa kur, kök nedeni aramak gerekir çünkü insan nişan almadığı şeyi nadiren vurur. Akıl için “zayi ilanı” vererek başlayabiliriz mesela. Aksi halde topyekün çürüme gerçekleşecek ve çürümenin kesif kokusunu bastırmak da mümkün olmayacak.

Mebzul miktarda kriz yaşamış mahdut sayıdaki yorumcudan biri olarak yine münasebetsizlik edeceğim gerçekleri söyleyerek. Yaşanan krizi sadece ekonomik nedenlere bağlarsak ışığı bulamayız, çölün ortasında kalırız yapayalnız. Bir çukurdan çıkmak istiyorsak önce kazmaktan vazgeçeceğiz.

Diyeceksiniz ki Zeki Müren’i yılın erkek sanatçısı Bülent Ersoy’u da yılın kadın sanatçısı seçebilmiş, ortalama eğitim süresi 7,5 yılda kalmış bir ülkeden sürdürülebilir büyüme ya da kalkınma çıkar mı? Çıkar. İnsan büyük bir mucizedir, isterse yapar. Geçmişte yaptık, yine yaparız. Ama önce “büyük oyunu gördük” şeklindeki üst akıl teranelerinden yakamızı kurtarmamız gerekir. Varlığını kabul etmediğiniz sorunu çözebilir misiniz? “Ev yapımı” bir kriz ile karşı karşıyayız.

Eğer ki emekçisi işsiz ve açken sofralarda La Fontaine masalları satıyorsa biri, ona aydın denebilir mi? Yapılan yanlışları eleştirmemek asıl ihanettir. Bir aydının ölüm tarihi zekasına ihanet ettiği gündür.

Sermaye güven ortamını sever. Yatırım ileriye dönük bir karardır; bürokrasinin iki dudak arasında olduğu, özgürlükleri hiçe sayan ve giderek keyfileşen bir yönetim ortamında gerçekleşmez. Küresel arenada hegemonya savaşlarının şiddetlendiği, finans kapitalin huysuzlaşmaya başladığı ve global piyasalarda likidite koşullarının bozulduğu bir dönemdeyiz. Demokratik kurumlara, kuvvetler ayrılığına, bağımsız yargıya, kamu kurumlarının tarafsızlığına, devlet kurumlarında tek ölçünün liyakat olmasına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Net işletme sermayesi krizi diye yazılır, nakit/likidite krizi diye okunur. Ekonomide yaşadığımız tam da budur. Faiz şoku, bilançolarında “vade uyumsuzluğu” olan şirketleri yerle yeksan etti. Uzun vadeli yatırımları kısa vadeli kaynaklarla finanse etmenin bedeli ağır oldu. Kur şoku, bilançolarında “para birimi uyumsuzluğu” olan şirketleri altüst etti. Döviz yükümlülükleri döviz varlıklarından misliyle fazla olan firmalar sindirilmesi imkansız büyüklükte kambiyo zararı yazdı. Küçülen ekonomi bilançoları hırpalanmış şirketlerin bir de ciro şoku yaşamasına yol açtı.

Borçlarına takla attıramayan şirketler yığını çıktı ortaya. Gücü yetenler, kendisini “batırılamayacak kadar büyük gören” firmalar bankalara meydan okuyor, yeniden yapılandırma talep ediyor. Gücü yetmeyenler ise yakışıklı İtalyana başvuruyor, konkordato başvurusu yaparak alacaklılarına nanik yapıyor.

Reel sektördeki krizin bankacılığa sıçraması kaçınılmazdı. Batık krediler nedeniyle “yürü” denilen kamu bankaları bile tıkandı. Normalde enflasyon kadar büyümesi gereken kredi hacmi adeta çöküyor. İniş ve çıkışın yaklaşık bir buçuk-iki yıl sürdüğü bir “V” krizinden ziyade yıllarca sürecek, önce küçüleceğimiz sonrasında ise çok düşük hızda büyüyebileceğimiz bir döneme savrulduk maalesef.

Son söz: İnsan, yükünden büyük olmak zorundadır.

KONUT SEKTÖRÜNÜ KURTARMA OPERASYONU

Kategori: Ekonomi/Finans Gündemi | 0
KONUT SEKTÖRÜNÜ KURTARMA OPERASYONU

Finansal sektör, reel sektörün ayna simetriğidir. Bir ülkede reel sektörde işler tersine dönmüşken o ülkede bankacılık sektöründe işlerin yolunda gittiğini söylemek insan aklına ihanettir. Çünkü reel sektörün yükümlülükleri (pasifi) bankacılık sektörünün varlıklarıdır (aktifi). Reel sektörün yükümlülüklerini karşılayamadığı yerde bankacılık sektörünün varlık kalitesi altüst olur.

Hem kur ve hem de faiz oranlarında yaşanan eş zamanlı sayılabilecek iki şoku sindiremedi reel sektör. Bilançolarında vade uyumsuzluğu olanlar (kısa vadeli finansman ile uzun vadeli yatırım yapanlar) ile para birimi uyumsuzluğu olanlar (döviz varlıkları döviz yükümlülüklerinden az olanlar) son sürat duvara çarptı.

“Borçlu söz dinler” derdi eskiler. Artık geçerli değil. Borcun kadar konuşabildiğin tuhaf günlerden geçiyoruz. Şaşırıyor muyuz? Elbbette hayır. İlkesizlik kapitalizme içkindir.

Amerikalıların bir vecizesi vardır. “Bankaya 100 dolar borcun varsa ve ödeyemiyorsan, sorun senindir. Ama bankaya 1 milyon dolar borcun varsa ve ödeyemiyorsan, sorun bankanındır”.

Gücü yetenler, kendisini “batırılamayacak kadar büyük gören” firmalar bankalara meydan okuyor, yeniden yapılandırma talep ediyor. Gücü yetmeyenler ise yakışıklı İtalyana başvuruyor, konkordato ilan edip alacaklılarına nanik yapıyor.

Yaşanan, gelir (kar/zarar) tablosu krizi değildir. Reel sektör net işletme sermayesi krizi ile karşı karşıyadır. Firmaların ve bireylerin bilançosu tam da sağdaki gibidir. Hemen nakde dönebilecek varlıkları ile kısa vadede gelen borç servisini yapamıyorlar.

“Önce kime takalım?” sorusunun sorulduğu yerden “hepsine takalım” bölgesine hızlı bir yatay geçiş yaptık. Ama ne gam! Bir nebze bile gazetecilik kaygısı kalmamış matbuata bakarsak ütopyaya ulaşmışız. Halbuki distopyanın bizzat kendisidir ekonomide yaşananlar. Varlığı kabul edilmeyen bir sorunu çözebilir misiniz?

Bitişikte, bankacılık sektörünün kredi büyüme hızını kamu ve özel olarak sınıflandırılmış şekilde görüyorsunuz. “Yürü” denen kamu bankalarında bile kredi daralması yıllık bazda yüzde 4,8 düzeyinde. Özel bankalarda ise durum çok daha vakim. Kredi hacmi yıllık bazda yüzde 18,3 küçülüyor. Grafiğe dışarıdan ithal “2008-2009” krizini de dahil ettik ki şu anki “ev yapımı” kriz ile mukayese edebilesiniz. Kredi daralmasının benzer boyuta ulaştığını izanın bir nebzesinden de olsun nasibini almış herkes görebilir.

Değirmenin (kredi) suyu kesildiğinde de ekonominin (GSYH ile ölçülür) ne hale geldiğinin betimlemesini aşağıdaki grafiğe bırakalım.

Peki kredi daralmasının kök nedeni nedir?

Sizce kredi faizleri yükselince reel dünyadan gelen kredi talebi mi düştü? Kendimizi kandırmayalım. Reel sektör krediye muhtaç durumda, ama yatırım yapma telaşından değil. Boçlara takla attırmak ve “ne pahasına olursa olsun” günü kurtarabilme derdinde firmalar, başsız tavuk gibi çırpınıyorlar.

O halde niye kredi vermiyor bankalar? Çünkü “sermaye yeterlilik” denilen bir rasyo vardır. Bankacılığın “kırmızı çizgisi”dir. Bankacılık sektörü sorunlu kredileri (tahsil problemi olan) artınca karşılık ayırır, karşılık eksi bir kalemdir ve dönem net karını düşürür, düşen dönem net karı bilançodaki yerini aldığında özkaynağı negatif etkiler, özkaynak pay bölümünde olduğu için “sermaye yeterlilik” rasyosunu bozar. Bu rasyonun BDDK tarafından belirlenmiş zorunlu bir alt sınırı vardır, o sınıra yaklaşınca babanız gelse kredi açamazsınız.

Bankalar kredi açabilsin diye, Türkiye’de yüklü sıcak parası olan ve kurun kaderini tayin eden yabancı yatırımcınım asabını daha da bozacak her yola başvuruldu. Sorunlu kredi tanımlamaları gevşetildi, olmadı. Varlık nedeni “işsiz emekçilere güvence sağlamak” olan İşsizlik Fonu’ndan kamu bankalarına kaynak aktarıldı, olmadı. Olmadı da olmadı. Şimdi çok tehlikeli bir uygulamanın arifesinde olduğumuzu görüyoruz Türkiye’nin önde gelen araştırmacı gazetecilerinden Çiğdem Toker’in haberine göre (https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/cigdem-toker/ekonomiye-buyuk-operasyon-2763801/).

Hem bankacılığın yaralarına merhem sürme hem de batık betoncuları kurtarma niyeti taşıdığı gün gibi ortada olan mekanizmanın ne menem bir tehlike arzettiğini vurgulamamız lazım.

Çiğdem Toker’in yazısından anladığımız kadarıyla planlanan kurtarma operasyonunu değerlendirelim.

Bankalar tarafında ihraç edilmiş farklı İpotek Teminatlı Menkul Kıymetler (İTMK) “dayanak” varlık olarak gösterilecek. Menkul kıymetlerden oluşan bu dayanak varlık da temel alınarak Varlığa Dayalı Menkul Kıymet (VDMK) ihraç edilecek. Bu VDMK’leri İTMK ihraççısı bankalar satın alabilecek. Bankalar satın aldıkları VDMK’lere 1 yıl ile sınırlı olmak kaydıyla (geçici) %0 risk ağırlığı uygulayacak. Sermaye yeterlilik oranı hesaplanırken kullanılan risk oranının %0’a indirilmesi bu türev araçların Hazine Bonosu ve Devlet Tahvili ile aynı statüye erişmesi anlamına geliyor. Böylelikle Merkez Bankası bu türev ürünleri teminat olarak kabul edip bankalara finansman sağlayacak.

Yanlış duymadınız, bankaların türev ürün karşılığı Merkez Bankası’ndan fonlama sağlayabileceği bir yapıyı konuşuyoruz.

Merkez Bankası’nın satılamamış konut stoku nedeniyle dara düşmüş olan inşaat sektörünü ve o sektörün finansörü olan bankaları türev ürün teminatı ile fonlamasıdır bu. İnşaat sektöründeki sıkıntıların TCMB kaynakları kullanılarak parasallaşmasıdır ki kur üzerindeki yukarı yönlü etkisi çok sert olur.

Vergi indirimleri devletten tüketiciye, enflasyonla topyekün mücadele kapsamında yüzde 10 fiyat indirimi üreticiden tüketiciye, sermaye benzeri ihraçlar Fon’dan kamu bankalarına, planlandığı iddia edilen VDMK ihracı TCMB’den inşaat sektörüne uzanan kaynak transferidir.

Ezcümle, bu önlemlerin tamamı Ali’den Veli’ye kaynak transferidir. Bu iş Ali’den Veli’ye ile olmaz. John’dan Ali’ye kaynak transferi ile olur. Türkiye yabancı kaynak girişini hızlandıracak hukuksal altyapıya, yapısal reformlara, derli toplu maliye ve para politikalarına ihtiyaç duymaktadır.

Bir sorunu, onu yaratmış olan düşünce tarzıyla çözmeniz imkansızdır.

Son söz: Sel ile gelen, yel ile gider.

EN İYİ DAKTİLOYU ALSAM, EN İYİ ROMANI MI YAZACAKSIN?

Kategori: Ekonomi/Finans Gündemi | 1
EN İYİ DAKTİLOYU ALSAM, EN İYİ ROMANI MI YAZACAKSIN?

“İnsanlar, hep söylenildiği gibi sürü halinde düşünür, sürü halinde çıldırırlar, ancak akıllanmaları tek tek ve yavaş yavaş olur.”

Bu harikulade tespit 1841 yılında yapılmış. Charles Mackay, Olağanüstü Kitlesel Yanılgılar ve Kalabalıkların Çılgınlığı isimli kitabında kitle psikolojisini, kolektif bilinçaltı olgusunu ve bunların finansal piyasalara olan etkisini şahane anlatır. Sitayişle tavsiye ederiz.

2008-2009 küresel krizininEylül ve Ekim ayları tarihe kara trajedi olarak kazındı. Taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan mali kriz finansal piyasaları kan banyosuna dönüştürmüştü.

Gölgesini satamadığı ağacı kesecek kadar vahşileşmiş kapitalizm beşik gibi sallanıyordu; Lehman Brothers, AIG, Citibank gibi devler de kâğıttan kule gibi devriliyordu.

Kriz, 2009’un başında finans sektörünün sınırlarını aştı. Reel (finans dışı) sektörün hiç batmayacağı sanılan dünya şampiyonları da birbiri ardına düşmeye başladı. Aslında düşen, kapitalizmin bizzat kendisiydi. Arsızlığın bilindik sonu gene gelmişti. Hâlbuki çok değil 1 yıl öncesindeki raporlar küresel ekonomiyi hidayete erdiriyordu. Bugünden hiç farkı yok, bu da bizim ikrarımızdır.

Kapitalizmin mucizeye ihtiyacı vardı. İsmi var cismi yok bankaları kurtarma derdine düştü Fed. “Batırılamayacak kadar büyük, batırılamayacak kadar önemli (too big to fail, too importan to fail)” kavramının ortaya çıktığı günlerdir. Sistemik krizin aşılması için Fed “ne gerekiyorsa” yapacaktı.

Gel gör ki, yangını söndürme işi yangını çıkarana bahşedildi gene. Mebzul miktarda kriz yaşamış mahdut sayıdaki yorumcudan biri olarak alışığız böyle tuhaflıklara. Yüzme bilmeyen balık, yumurtasız omlet gibi oksimoron bir duruma şahitlik ediyorduk her zamanki gibi.

Nixon 1970’lerde altyapısını oluşturmuştu. Karşılıksız ve kuralsız para basma yetkisine sahip Fed tarihte emsali görülmemiş büyüklükte bol ve ucuz para dönemini başlattı. Ölü kapitalizm kalkıp doğruldu yattığı yerden.

Dünyaca ünlü fotoğraf muhabirimiz (sanatçı kavramını kendi kabul etmezdi) Aram Güleryan’ın “en iyi daktiloyu alsam, en iyi romanı mı yazacaksın?” sözünü oldum olası çok severim. Fotoğrafı aslında makinenin değil insanın çektiği gerçeği daha nasıl güzel ifade edilir?

Faiz kararı öncesindeki her “yuvarlak masa – round table meetings” toplantısında ekrana yansıtılan ücret enflasyonu kırmızı çizigisini aşmış olmasına rağmen balonu patlatan olmak istemiyor Fed, ağırdan alıyor o yüzden. Ama istenmeyen sondan kaçınmak için yapılan her zorlama o sona daha hızlı yaklaştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor.6 yılımızı geçirdik. İçini de iyi biliriz, dışını da. 200’e yakın iktisatçısı var. En iyi ekonomik modeller ellerinde. Her türlü veriye sınırsız erişim imkânları var. Amerikan Merkez Bankası Fed’i konuşuyoruz. Ustanın söylediği gibi en iyi daktiloya sahipler. Ama hep aynı vasat romanı üretebiliyorlar. Hem faiz oranlarını artırma hem de bilanço küçültme işinde geç kaldılar. Bir önceki ekonomik döngüde (2001-2007) olduğu gibi varlık fiyatları gene kontrolden çıktı. Her yer balon oldu.

 

İnsan tuhaftır. Yapacaklarını kolay kestiremezsiniz. Finansal modellere sığmaz. Sahip olamadığı şeyler için mutsuzdur. Başkalarının sahip olduklarına sahip olamadığı için daha da mutsuzdur. Karar anında duyguların, zihinsel formüllerin (hevristik) ve psikolojik önyargıların tesiri altında kalır. Diyeceğimiz o ki, her yerde her zaman rasyonel/akılcı davranan homo economicus (ekonomik insan) kavramı koskoca bir klasik iktisat uydurmasıdır.

Bilakis, insanın düşünme zahmetinden kurtulmak için yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Sürü psikolojisi yüzlerce tuzaktan sadece biridir. Doğru olanı aramak için çaba sarf etmek yerine çoğunluğun yaptığını yapmak insan beynine kolay gelir. “Herkes aynı hatayı yapmaz” varsayımı ile düşünmeden kalabalığın peşine takılır. Sonu kötü bile bitse “nasıl olsa herkes aynı yanlışa saptı” der ve suçluluk duygusunu hafifletir.

Yüzyılın en büyük finansal krizi (2008) ve benzeri nice toplumsal şok sonrasında uzmanlar “bu kadar çok sayıda insan nasıl bu kadar büyük yanılgıya düştü?” sorusuna cevap arayıp durdu. Bu tip hadiselere akıl ve mantık yükleme çabaları beyhudedir. Cevabı baştan bellidir. Grup psikolojisi böylesine tuhaf ve tehlikeli bir şeydir.

Ne menem bir küresel finansal varlık balonunun içinde eşindiğimizi hangi metriğe bakarsa baksın görüyor akıl melekeleri hala yerinde olan her insan. İbretlik bir dönemden geçiyoruz, 2008 krizinin arifesini anımsatıyor öncü gösterge olarak referans aldığımız ne varsa. “Erken Uyarı” modelimizden bir öncü göstergeyi de biz paylaşalım.

Krizden, savaştan, kaostan, emek sömürüsünden başka bir şey vadedemeyen kapitalizmin küresel ekonomiyi getirdiği yeri göstermesi açısından önemlidir. Pek tabii ki yüzlercesinden sadece biridir. Yukarıdaki grafik piyasa fiyatlamalarının reel dünyada üretilene oranının ölçüm yapılabilir tarihin ikinci en yüksek seviyesinde olduğunu gösteriyor.

Krizin ne olduğunu tanımlamak için çok fazla kelime sarf etmeye gerek yok. Kriz, depremin bizzat kendisidir. Reel dünya ile finansal dünya birbirinden uzaklaştıkça enerji birikir. Bu birikim öyle bir boyuta ulaşır ki artık zapt edemez sistem, ifrat halidir, taşıyamaz o yükü, engel olamaz büyük patlamaya. Böyle çıkar ortaya mali krizler. Sanal zenginleşmelerin kaçınılmaz sonudur. Hayatın düzeltmesidir, ekosistemdeki aşırılıkların törpülenmesidir kriz. Ezcümle, bugün karşımızda duran da ta kendisidir. Kendisini iyi tanırız. Formülü sosyal laboratuvarlarda geliştirilmiş, Thatcher ve Reagen destekli, “zenginde pişer fakire biraz düşer” tabanlı mevcut ekonomik modelin ürettiği mutat global krizlerden birine çarpmak üzereyiz gene.

Bilim insanlarına göre, beynimiz vücut ağırlığımızın sadece yüzde 2’sini oluşturuyor ama toplam enerjimizin yüzde 20’sini tüketiyor. Bu bilimsel veriye inanmak isterdik ama tercihimizi inanmamaktan yana kullanıyoruz. İnanmamak için yeteri kadar kanıtımız var.

IMF, Dünya Ekonomik Görünümü isimli mutat raporunun son sayısında yaşananların küresel ekonomiye etkisinin sınırlı kalacağından dem vuruyor. Neoliberal aklın geldiği son durak budur. Aynı IMF 2008 krizi öncesinde de ABD’de yaşanan mortgage krizinin etkilerinin sınırlı kalacağını söylüyordu, ne gam!

Ticaret ve kur savaşları, İtalya ve AB arasında yaşanan bütçe krizi, İngiltere ve Avrupa Birliği arasındaki boşanma süreci (BREXIT), Çin ekonomisinde eşik değer 50.0’nin altına kaymak üzere olan PMI endeksi ve benzeri çok sayıdaki risk faktörü 2019 yılının her tür illetle malul olduğuna işaret ediyor.

Ticaret ve kur savaşları ile yaklaşan Brexit çeşmenin başındakilerini (Fed ve ECB) henüz telaşlandırmış değil. Fed’in çiçeği burnunda başkanı Powell faiz artırımlarının ölçülü (üç ayda bir olarak okuyun) olarak devam edeceğini söylüyor. Bilanço küçültme programında ise şimdilik bir revizyon söz konusu değil. Fed’in piyasadan aylık bazda 50 milyar dolar çekmeye başladığı dönemdeyiz.

Ne var ki, bunca melanete rağmen finansal piyasalar nadir görülen bir vurdumduymazlık halinde. Noel Baba rallisini ve iyimserliği yıl sonuna kadar devam ettirecekleri her hallerinden belli olan fonlar dünya borsalarının kılavuz kargası S&P500 endeksini rekor düzeylere yakın kapattırma derdindeler.

Hoş, aynı yatırım fonlarının gelişen ülkelerdeki pozisyonlarını epeydir azalttığını önceki raporlarımızda işlemiştik. Demek ki, fonlar yatırım araçları konusunda artık son derece seçici davranıyor. “Ne bulursan al” dönemi biteli çok oldu malumunuz.

Böyle tekinsiz günlerde göstergelerdeki sinyalleri iyi okumak gerekir. Dolar faizinde yaşanacak yukarı yönlü atağın işareti olarak değerlendirmek lazım ons altında son dönemde yaşanan düşüşü. Emsalsiz dönemlerden birini yaşıyorsak işaretlere tutunmaktan başka çare yoktur.

Sade suya tirit analiz ortamı tatmin etmez bizi. Gri konuşmayı sevmeyiz. Tahminimiz neyse paylaşırız, yanılmaktan korkan yapmamalı bu işi zaten. Yeter ki tahminlerin altı dolu olsun. Devrilecekse de çınar gibi devrilmeli insan. Zor günlerin eli kulağında…

Son Söz: “Karşılaştığınız problemleri onu yaratan düşünce tarzıyla çözemezsiniz.” A. Einstein