YAŞAYAN ÖLÜLER

Kategori: Ekonomi/Finans Gündemi | 0
YAŞAYAN ÖLÜLER

Türk Dil Kurumu, Fransızca kökenli bir sözcük olan “entelektüel” için “aydın” karşılığını kullanıyor. Bu karşılık doğru olabilir mi? Elbet hayır. Entelektüellik bilgi işidir, aydın olmak ise bir davranış biçimidir. Aydının sorumluluğu büyüktür, kendi köşesine çekilemez. Bunca baskının ortasında kararlı ve cüretkâr olmak zorundadır. Sosyal meselelerde risk alıp hakikatı göstermelidir. Çıkar, güce biattadır her zaman. Dışarıda haktan yana olmak ve halkın içinde olmak esastır ama. Yoksa “aydın” saymazlar insanı, “yaşayan ölü”den farkı kalmaz toplum indinde.

Mazhar Alanson’un söylediklerinin bir tesadüf olduğunu düşünebilir miyiz mesela? Tesadüf olamaz çünkü zamanın ruhu bunu gerektiriyor. Mazhar’a “yeniden şarkılar söyleten kadın” gün geliyor Bodrum’da vücut buluyor, gün geliyor Kabe’de. Siyasal iklime göre güncellenen şarkılar ülkesindeyiz. Şarkıları yüreğimizde koca bir emanettir ama hatırladıkça ağlamak içindir artık Mazhar.

Biraz cesaretlisi “yapısal reform şart” diyor televizyonda ekonomiyi anlatırken mesela. “Basın özgür değil, yargı bağımsız değil, bu şartlarda büyüme olsa da kalkınma olmaz, ekonominin nesini konuşacağız” mı demek istiyor acaba? Ne reformundan bahsediyor? Ara ki bulasın.

İdeal koşulların, ideal zamanların işi değildir aydınlanma. Zor koşullarda meşaleyi yakacaksın ki yurduna hizmet etmiş olasın. Yoksa vitrine çıkan birilerinden “ölülerin mezarda ne yaptığını” dinlersin. Yanlış olanı eleştirmemek, doğru olanı öne çıkarmamaktır asıl ihanet. En başta insanın kendi aklına ihanetidir.  

İnsan tercih ettiklerinden ve etmediklerinden ibarettir. Zamanın ruhuna ışık hızıyla ayak uydurmak, her daim kazananın yanında saf tutmak bir seçimdir. Söyedikleriniz ya da söyle(ye)medikleriniz bir süre sonra kimliğiniz olur. Nabza göre şerbet verenler ile “gerçeği” söyleyebilmek için “doğru” zamanı kollayanlardan aydın çıkmaz. O yüzden oturduğun masaya dikkat edeceksin. Aydın dediğin, sınırlarda yaşayandır, “vasatta buluşmayı” reddedendir, yol göstermeye çalışandır, yüreğinden başka barikatı olmayandır.

Neden yazdım tüm bunları? Birçok kurum ile çalışıyorum. Kimilerine “teknik” kimilerine “stratejik yönetim” danışmanlığı veriyorum. Ne olursa olsun, işe “bilanço”dan başlıyoruz. Çünkü iki boyutlu sanılan ama gerçekte üç boyutlu olan bilanço bir sonuçtur. Ve strateji baştan sona doğru değil, sondan başa doğru kurulur. Bilanço sonuçtur; insan kaynaklarından üretime, satın almadan tahsilata, operasyonlardan satışa uzanan süreçlerin yansımasıdır. Bilanço, bir kurumun iyi yapabildiklerinin ve iyi yapamadıklarının aynasıdır.

Ekonomi için de aynı şey geçerlidir. Stratejiyi sondan başa kurmak gerekir. Perakende satışlar, güven endeksleri, takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretimi ve daha nicelerine bakarken yaşadıklarımızın gerçek müsebbibini ıskalıyor raporların çoğu.

Eldeki verilere bakınca; “betona yaslanmış”, “nitelik” değil “nicelik” üzerine yerleştirilmeye çalışılmış, “hukuk” ile “adalet” arasındaki bağı kopuk, temel özgürlüklere çoktan mühür vurulmuş bir paradigmanın iflas ettiğini görüyor insan. Reel sektörde yaşanan bilanço krizi artık her yere sirayet etmeye başladı. Ekonomide birbirini habis anlamda besleyen döngüler oldukça güçlü bir şekilde çalışıyor. “Ev yapımı” krizimizle yakalandık. Neye? Küresel arenada hegemonya savaşlarının şiddetlendiği, finans kapitalin huysuzlaştığı ve global piyasalarda likidite koşullarının sert bir şekilde bozulduğu döneme.

“En kötü”nün nerede olduğunun arandığı günlerdeyiz. İleride mi yoksa geride mi? Arama çalışmalarına çok güçlü bir katkı sağlayacağım bir sonraki yazımda. Aziz Nesin’in dediği gibi, söylediklerimiz kadar söylemediklerimizden de sorumluyuz.

 

Son söz: “Doğru ve yanlış kavramlarının ötesinde uzanan bir toprak var. Seni orada bekleyeceğim.”  Mevlana

Beğendiyseniz paylaşın

Bir cevap yazın